Galatasaray’ın 23 Şubat 2020’de Fenerbahçe’yi Kadıköy’de 3-1 yenmesi, ertesi sabah yalnızca üç puan olarak konuşulabilecek bir sonuç değildi. 22 Aralık 1999’dan beri gelmeyen deplasman galibiyeti nihayet alınmıştı. İki tarih arasında 7.369 gün vardı. Ben bu sayının büyüklüğünü, bir maçın üzerine yıllar boyunca biriken beklentinin ölçüsü olarak görüyorum; futbolcuların sahaya taşımak zorunda olduğu bir kader olarak değil.

Bu ayrım benim için önemli. Geçmişteki karşılaşmaları aynı oyuncular oynamadı, aynı kadrolar kurulmadı, her derbi aynı şartlarda başlamadı. Buna rağmen bütün bu maçlar tek bir seri başlığı altında birleşti. 3-1’in yarattığı rahatlama, biraz da yeni bir maçın sürekli eski sonuçlarla anlatılmasının sona ermesinden kaynaklanıyordu.

1999’dan 2020’ye uzanan iki tarih

Önceki Kadıköy galibiyeti, 22 Aralık 1999’da 2-1 ile gelmişti; Galatasaray’ın gollerini Hasan Şaş ve Marcio atmıştı. 23 Şubat 2020’deki 3-1 ise bu bekleyişi 20 yıl, 2 ay ve 1 gün sonra bitirdi. Her iki galibiyette de teknik direktör Fatih Terim’di. Arşivdeki bu ortak nokta, iki ayrı futbol dönemini aynı isim üzerinden birbirine bağlıyor.

Yirmi yıl ifadesini yalnızca büyük bir sayı diye geçmek istemem. Bu süre boyunca futbolcular değişir, oyunun temposu değişir, taraftarın alışkanlıkları değişir. Bir çocuk için duyduğu eski galibiyet, yetişkin olduğunda hâlâ son galibiyet olarak anlatılabilir. Bu gözlem, benim veya belirli bir taraftarın kişisel hatırası değil; bekleyişin neden sıradan bir deplasman istatistiğinden daha güçlü duygular ürettiğinin açıklaması.

Üç gol, bekleyişin yanında başka bir sınırı da aştı

Galatasaray’ın Kadıköy’de lig maçında ikiden fazla gol attığı önceki karşılaşma, 11 Nisan 1993’teki 4-1’lik galibiyetti. Bu yüzden 2020’de gelen üç gol, yalnızca kazanamama serisini bitiren skorun parçaları değildi; uzun süredir görülmeyen bir hücum sonucunu da temsil ediyordu. Ben burada maç sayısıyla yıl sayısını birbirine karıştırmadan iki tarihi esas alıyorum.

Üçüncü golün duygusal etkisini anlamak zor değil. Bir farkla öndeyken rakibin son hücumu sonucu değiştirebilir; fark ikiye çıktığında maçın kalan kısmına başka bir güvenle bakarsınız. Onyekuru’nun son sözü söylemesi bu nedenle yalnızca skor farkını büyütmedi. Bekleyen taraftar için belirsizliği de büyük ölçüde ortadan kaldırdı.

Yine de bu yazıyı gol dakikalarının tekrarına çevirmek istemiyorum. Pozisyonların ayrıntısını Fenerbahçe 1-3 Galatasaray maç analizinde ele aldık. Buradaki mesele, o gollerin arşivde neden diğer birçok galibiyetten farklı bir yere oturduğu. Benim cevabım, sonucun hem geçmiş bir yükü kaldırması hem mevcut sezonun yarışını etkilemesi.

Terim açısından aynı statta iki farklı dönem

1999’daki son galibiyetin teknik direktörünün 2020’de de takımın başında olması, doğal olarak Fatih Terim’i bu hikâyenin merkezine yerleştirdi. Ben teknik adamın payını teslim ederken başarıyı yalnızca tek bir kişinin iradesiyle açıklamam. Kadroyu seçmek ve takımı hazırlamak kadar, sahadaki oyuncuların baskı altında doğru kararlar vermesi de gerekir.

Bir seri uzun sürdüğünde teknik ekibin önünde iki tehlike oluşur. Birincisi, geçmişin ağırlığını futbolculara gereğinden fazla taşımak; ikincisi, bu ağırlık hiç yokmuş gibi davranmak. Ben daha sağlıklı yaklaşımın, duyguyu kabul edip hazırlığı oynanacak maça yöneltmek olduğunu düşünüyorum. Rakibin nasıl savunduğu ve hangi alanı bıraktığı, yirmi yıl önceki sonuçtan daha uygulanabilir bilgi verir.

Bu nedenle Terim’in iki tarihte de bulunmasını değerli bir tarih bağı olarak görüyorum; açıklamanın tamamı olarak değil. Galibiyetin sahadaki karşılığını konuşmayı bırakırsak, futbolu kolayca yalnızca sloganlara indirgeriz. Oysa bu sonucun güzelliği, büyük duygunun somut bir oyun mücadelesiyle kazanılmış olmasındaydı.

Muslera’nın ilk Kadıköy galibiyeti

Fernando Muslera da Galatasaray formasıyla Kadıköy’de ilk kez galibiyet sevinci yaşadı. Onun açısından bu ayrıntı, yıllardır takımın kalesinde bulunmasına rağmen belirli bir deplasmanda eksik kalan sonucun tamamlanmasıydı. Buradan bütün Fenerbahçe maçlarında daha önce hiç kazanmadığı gibi yanlış bir anlam çıkarmamak gerekir; söz konusu olan Kadıköy deplasmanıdır.

Ben kalecinin böyle gecelerdeki emeğinin skor büyüdükten sonra unutulmasına karşıyım. Son gol gelmeden önce yapılan bir kurtarışın değeri, maç üç gollü bitti diye azalmaz. Kalecinin katkısı bazen sonucu doğrudan korur, bazen de takım arkadaşlarının ileriye daha güvenli bakmasını sağlar. Galibiyeti hatırlarken hücumcuların yanında bu sorumluluğu da aynı ciddiyetle anmak isterim.

Yedi maçlık seri ve 45 puanın söylediği

Kadıköy galibiyetiyle ligdeki kazanma serisi yedi maça, puan toplamı 45’e çıktı. Bu iki sayı, derbinin sezon içindeki yerini anlamak için yeterince güçlü. Sonuç, yalnızca geçmişe dönük bir hesabı kapatmıyordu; şampiyonluk yarışında bugüne ait bir karşılık da üretiyordu.

Ben derbi sevincinin sonraki haftanın hazırlığını gölgelemesini istemem. Büyük bir deplasman galibiyetinden sonra, daha az konuşulan bir lig maçının puanını küçük görmek kolaydır. Oysa puan tablosu duygusal büyüklüğe göre hesaplanmaz. Bir sonraki maçın konsantrasyonu, bu zaferin sezon sonunda nasıl hatırlanacağını da etkiler. Sevinci korumanın en iyi yolu, onun üzerine yeni bir çalışma disiplini koymaktır.

Benim hafızamdaki yeri

24 Şubat 2020’den baktığımda bu galibiyetin en değerli tarafı, Galatasaray’ın kendisine sürekli hatırlatılan bir sınırı sahada aşmış olmasıydı. Geçmişi silmek mümkün değil; fakat geçmişin bir sonraki maçı yönetmesine izin vermemek mümkün. 3-1, benim için bu özgürlüğün güçlü bir örneği.

Arşivde bu geceyi yalnızca 7.369 günün sonu diye saklamam. Geriye düşülen bir maçtan kazanarak çıkmanın, oyuncuların katkılarını bir araya getirmenin ve yarışa yeniden ağırlık koymanın hikâyesi olarak saklarım. Tarihî tarafı ne kadar büyükse, onu mümkün kılan futbol emeği de o kadar görünür olmalı.