Bir santrforun kariyerini anlatmanın en kolay yolu gollerini saymaktır. Hakan Şükür söz konusu olduğunda bu yöntem özellikle çekici görünür; çünkü önümüzde uzun yıllara yayılan büyük bir gol birikimi vardır. Yine de sayıların arkasındaki futbolu konuşmazsak, neden aynı oyuncuya farklı dönemlerde yeniden ihtiyaç duyulduğunu açıklamakta zorlanırız. Hakan’ın Galatasaray içindeki rolü, topu ağlara göndermenin yanında hücumun merkezini tutmak, gelen pası kullanılabilir hâle getirmek ve yanındaki oyunculara hareket alanı açmakla da ilgiliydi.

Hakan’ın Galatasaray’daki ilk dönemi 1992’de başladı. Sonraki yıllarda Avrupa’ya gitti, geri döndü ve değişen hücum kadrolarında yeniden görev aldı. Hagi ile oynadığı takımda başka, daha genç hücumcularla yan yana geldiği son döneminde başka sorumluluklar taşıdı. Ortak nokta, ceza sahasının merkezindeki varlığını takımın geri kalanıyla buluşturmasıydı. Ocak 2019’dan geriye bakıldığında Galatasaray’ın farklı kuşaklarını birbirine bağlayan santrforlardan biriyle karşılaşıyoruz. Bu bağın nasıl kurulduğunu görmek için büyük finaller kadar bir sezon boyunca tekrarlanan hücum görevlerine de bakmak gerekiyor.

Sarı kırmızılı formaya uzanan yol

Sakaryaspor ve Bursaspor’dan geçen futbol yolu, Hakan’ı 1992’de Galatasaray’a getirdi. UEFA’nın kariyer portresi, İstanbul’daki yükselişini millî takımda görünür olmaya başladığı dönemle birlikte değerlendiriyor. Bu geçiş, futbolcunun tek başına başka bir şehre taşınması değildir. Daha yüksek beklentinin, şampiyonluk baskısının ve Avrupa maçlarının sürekli gündemde olduğu bir düzene uyum sağlaması anlamına gelir. Hakan’ın güçlü bir santrfor kimliği oluşturması, bu ortamda gerçekleşti.

Bir büyük takımda uzun boylu olmak tek başına yeterli bir avantaj değildir. Rakipler oyuncunun güçlü yönlerini bilir, ortalara karşı önlem alır ve onu kaleden uzak tutmaya çalışır. Hakan’ın etkisini değerlendirirken fiziksel özelliklerinin yanında hareket seçimine bakmak gerekir. Savunmacının önüne geçmek, topa rakibinden önce yönelmek ya da sırtı dönükken oyunun devamını sağlamak, birbirinden farklı becerilerdir. Santrforun takıma verdiği merkez, yalnızca gol attığı anda görünür olmaz; takım arkadaşlarının nereye pas atacağını bilmesiyle de hissedilir.

Üç sezonluk gol krallığı çizgisi

TFF’nin tarihsel gol krallığı tablosu, Hakan Şükür’ün 1996–1997 sezonunda 38, 1997–1998’de 33, 1998–1999’da 18 golle zirvede yer aldığını kaydediyor. Birbirini izleyen bu üç sezonun sayıları aynı değil. Bu farklılık, bir golcünün başarısının yalnızca her yıl daha büyük rakama ulaşmakla ölçülemeyeceğini gösteriyor. Ligin koşulları, takımın hücum paylaşımı ve rakiplerin direnci değişirken, gol krallığı yarışında yeniden en üstte kalabilmek başlı başına bir devamlılık göstergesi.

TFF’nin kaydettiği 249 gollük lig toplamı, Sakaryaspor, Bursaspor ve Galatasaray dönemlerinin birikimiydi. Galatasaray’daki üst üste gol krallıkları ise bu uzun yolculuğun en verimli bölümünü oluşturdu. Hagi’nin paslarının, Arif’in hareketliliğinin ve kenarlardan gelen ortaların buluştuğu hücumda Hakan merkezdeydi. Her top aynı yükseklikte veya aynı açıdan gelmiyordu. Bir pozisyonda savunmacının önüne geçmesi, diğerinde geriye doğru hareketlenip yeniden yönelmesi gerekiyordu. Gol sayılarının arkasında, farklı biçimde gelişen ataklara son vuruş hazırlığı yapabilen bu santrfor oyunu vardı.

Ceza alanının dışında başlayan santrforluk

Hakan’ın hücumdaki işlevini sadece son vuruşa indirgersek, yanında oynayan futbolcularla kurduğu ilişkiyi kaçırırız. Merkezdeki santrfor rakibin iki savunmacısını meşgul ettiğinde, kenardan ya da geriden gelen oyuncu daha rahat bir yol bulabilir. Bu etki her zaman bir asist olarak kayda geçmez. Bazen topun düşeceği yere ulaşmak, bazen hava topuna girerek arkadaşına ikinci top şansı vermek, bazen de savunmanın çıkışını geciktirmek aynı hücumun parçalarıdır. Hakan’ın futbolunu bu görevleri birlikte düşünerek okumak gerekir.

Bu rolün bir maliyeti de vardır. Sürekli temas altında oynayan santrfor, her hücumda rahat bir vuruş fırsatı bulamaz. Topu korumak için kaleye sırtını dönmek zorunda kalabilir; daha iyi durumdaki arkadaşına pas vermeyi seçebilir. Böyle durumlarda gol sayısı bir maçın bütün katkısını anlatmaz. Hakan bazen bu mücadeleler yüzünden kaleye dönmekte gecikiyor, bazen de bir dokunuşla yanındaki oyuncuyu rahatlatıyordu. Hücum arkadaşlarının ona yaklaşması, kazandığı topun yeniden rakibe gitmesini önleyen önemli bir destekti.

Avrupa kupası yolunda sorumluluk

1999–2000 sezonundaki UEFA Kupası, Hakan’ın Galatasaray kariyerinin temel duraklarından biridir. UEFA oyuncu dosyası, bu kupada dokuz maçta altı gol attığını ve hem çeyrek final hem yarı finalin iki ayağında da gol bulduğunu belirtiyor. Bu dağılım, katkının yalnızca erken turlarda birikmediğini gösterir. Rakip sayısı azalıp her hata daha ağır sonuç doğururken, santrforun üretimi devam etmiştir.

Eleme usulü mücadelede golün anlamı lig maçından farklılaşabilir. Deplasmandaki bir vuruş, rakibin rövanşta göze alacağı riski değiştirir; iç sahadaki gol, takımın kalan dakikalara başka bir güvenle girmesini sağlar. Hakan’ın bu yolculuktaki katkısını yalnızca toplam hanesine eklemek yerine, turun dengesine etkisiyle düşünmek daha yararlıdır. Kupa tek kişinin eseri değildir. Kaleciden orta sahaya kadar bütün takımın emeği vardır; santrforun değeri ise bu emeğin sonuç üretmesi gereken noktalarda kendini gösterir.

Yeniden Galatasaray ve Juventus gecesi

İtalya ve İngiltere’deki deneyimlerin ardından Hakan’ın 2003’te Galatasaray’a dönmesi, eski bir yıldızın aynı formayı tekrar giymesinden daha fazla anlam taşıdı. Bir futbolcu geri geldiğinde hem kendisi hem takım değişmiş olur. Geçmişteki alışkanlıklar yardımcı olabilir, fakat yeni kadroya uyum için yeniden çalışmak gerekir. 2000’deki takımın bazı ortaklıkları artık yoktu. Yeni oyuncularla pas bağlantıları kurulurken Hakan’ın bitiriciliği, Avrupa’daki zorlu bir karşılaşmada yeniden galibiyet getirdi.

2 Aralık 2003’te Juventus karşısında alınan 2–0 galibiyetin iki golünü de Hakan attı. UEFA’nın Dortmund’daki maç haberi, bu gollerle birlikte Mondragón’un kurtarışlarını da öne çıkarıyor. Aynı sonucu iki ayrı oyuncu görevi üzerinden okumak öğreticidir: Bir tarafta rakibin golünü engellemek, diğer tarafta fırsatı değerlendirmek vardır. Hakan’ın dönüş dönemindeki Avrupa katkısı, takımın savunma direnciyle birlikte anlam kazanır. Futbolun ortak üretim niteliği tam da böyle maçlarda görünürleşir.

2005 finali ve değişen takımın içindeki deneyim

11 Mayıs 2005’te Fenerbahçe karşısında kazanılan 5–1’lik Türkiye Kupası finalinde Hakan iki kez gol sevinci yaşadı. Dönemin UEFA raporu, gollerini 71 ve 88. dakikalara yerleştiriyor. Bu ayrıntı, tecrübeli santrforun maçın son bölümünde de etkili kalabildiğini gösteren bir kayıt. Galatasaray’ın o günkü kadrosu 2000 kadrosunun aynısı değildi. Buna rağmen eski kuşaktan bir oyuncunun yeni takımın final başarısına katkıda bulunması, devamlılığın somut örneğini oluşturdu.

Tecrübe çoğu zaman yaşla eş anlamlı kullanılır; oysa yaşın sahaya yararlı bir karara dönüşmesi gerekir. Bir finalde oyunun ritmini okumak, skor avantajı varken doğru pozisyonu beklemek ve fırsat geldiğinde bitirmek, bu dönüşümün parçalarıdır. Hakan’ın iki golünü değerlendirirken sadece eski bir isimle karşılaşmış olmayız. Bir oyuncunun farklı takım yapıları içinde aynı temel görevi sürdürebildiğini görürüz. Uzun kariyerleri ilginç yapan da budur: Formanın içinde aynı insan vardır, fakat çevresindeki futbol sürekli değişmektedir.

Atina’da ikinci yarıyı değiştiren santrfor

29 Kasım 2007’de Panionios deplasmanında ilk yarı golsüz bitti. Karl-Heinz Feldkamp ikinci yarıya Hakan’ı oyuna alarak başladı. UEFA’nın maç raporu, bu değişikliğin ardından hücumun nasıl açıldığını anlatıyor. Hakan önce Serkan Çalık’ı golle buluşturdu. İki oyuncunun sonraki bağlantısı penaltı getirdi; Rigobert Song vuruşu gole çevirdi. Son bölümde Hakan, Mehmet Güven’in ortasını kafayla tamamlayarak 3–0’lık sonucu belirledi. Otuz altı yaşındaki forvet, bir devre içinde hem hazırlayan hem bitiren oyuncu oldu.

Atina’daki katkısı, yıllar önce Arif ile kurduğu hücum ilişkisinin farklı bir kuşakla yeniden kurulabilmesiydi. Serkan Çalık’a aktardığı toplarda arkadaşının süratini kullandı; kendi golünde ise pası verdikten sonra koşusunu bırakmadı. Tecrübesi onu sürekli sabit bir hedefe dönüştürmüyordu. Topu kenara çıkarıp ceza alanına yeniden yönelmesi, genç arkadaşının ortasını sonuçlandırmasına imkân verdi. Galatasaray’ın gruptaki ilk iki yenilgisinin ardından gelen bu galibiyet, Avrupa’da devam etme umudunu da yeniden güçlendirdi.

Millî takım izi ve kulüp hafızası

Hakan’ın millî forma altındaki etkisi yalnızca 2002’deki rekordan ibaret değildi. EURO 2000’de ev sahiplerinden Belçika karşısında kazanılan 2–0’lık maçta iki golü de o attı. UEFA’nın karşılaşma değerlendirmesi, Türkiye’nin bu sonuçla çeyrek finale yükseldiğini ve Rüştü’nün kurtarışlarının galibiyetteki payını anlatıyor. Bu örnek, kulüpte tartıştığımız ilişkiyi millî takımda da görünür kılıyor: Golcünün başarısı, arkasındaki takımın direnebilmesiyle birleşiyor. Hakan’ın önündeki savunmacılar kadar gerideki takım arkadaşları da maçın akışını etkiliyordu. Rüştü’nün koruduğu skor, forvetin attığı gollerin tur getirmesine yardım etti. Türkiye’nin ilk Avrupa Şampiyonası çeyrek finali, böylece hücumdaki bitiricilikle kalede gösterilen direncin birleştiği bir sonuç oldu. Kulüpte yıllardır önemli eşleşmelere çıkan Hakan, bu deneyimini millî takımın tarihî akşamına da taşıdı.

2002 Dünya Kupası’nın Güney Kore ile oynanan üçüncülük maçında Hakan, henüz 11 saniye geçmişken gol attı. FIFA’nın 2017 tarihli turnuva hatırlatması, bu golü Dünya Kupası tarihinin en hızlı golü olarak kaydediyor. İlk düdükle başlayan baskının hemen sonuç vermesi, Hakan’ın rakip savunmaya rahat bir başlangıç yaptırmayan forvet özelliklerini gösteriyordu. Golün ardından Türkiye maçı 3–2 kazandı ve Dünya Kupası üçüncülüğüne ulaştı. Santrforun Galatasaray’da şekillenen oyun kimliği, uluslararası sahnede de unutulmaz bir karşılık buldu.

Hakan Şükür’ün Galatasaray’daki futbol geçmişi, büyük gol sayılarıyla birlikte oyun içindeki sorumlulukları üzerinden hatırlanmaya değer. Aynı formaya farklı zamanlarda dönmüş, birbirinden farklı kuşaklarla oynamış ve çok farklı maçların skoruna dokunmuş bir santrfordan söz ediyoruz. Bu geçmişi sağlıklı değerlendirmek için hayranlık kadar ölçüye de ihtiyaç var. Golü, hazırlığı, takım arkadaşlarının emeğini ve dönemin şartlarını birlikte gördüğümüzde, sarı kırmızılı hücumun uzun yıllarını anlamamıza yardımcı olan daha gerçek bir futbol portresi ortaya çıkıyor.

Kapak fotoğrafı: Hakan Şükür, 2007–2008 Süper Lig şampiyonluk kupasıyla. Kaynak: taz fotoğraf arşivi. Arşiv fotoğrafı