Tanju Çolak’ın Galatasaray’daki hikâyesine bir sayı eşlik eder: otuz dokuz. 1987-1988 sezonunda ulaştığı bu gol sayısı, yalnızca bir lig yarışının zirvesini anlatmaz. Samsunspor’dan İstanbul’a gelen bir santrforun, yeni takımındaki ilk sezonda nasıl büyük bir karşılık bulduğunu da gösterir. Galatasaray şampiyonluğunu korurken Tanju, golcülüğünü Avrupa çapında görünür kıldı. Fakat onu yalnızca bir sezonun toplamına indirgemek, Ali Sami Yen’de bıraktığı izleri eksiltir. Avrupa’da geri dönüş getiren goller, bir karşılaşmaya sığan beşli seriler ve daralan ceza alanında bulunan çözümler de aynı portreye dahildir.
Golcülerin hafızadaki yeri biraz böyledir: Önce sonuç hatırlanır, sonra o sonuca nasıl ulaşıldığı düşünülür. Tanju’nun katkısını anlamak için topun ağlara girdiği andan birkaç saniye öncesine bakmak gerekir. Savunmacının görüş alanından çıkmak, kaleciyle arasındaki açıyı değiştirmek ve pası atan oyuncuya doğru hedefi göstermek, vuruştan önce yapılan işlerdir. Onun adı Galatasaray tarihinde, bu son bölümün ustalığıyla birlikte yaşar.
Samsun’dan şampiyon takıma
1963’te Samsun’da doğan Tanju, futbola Samsun Yolspor’da başladı. Samsunspor’da yükseldikten sonra 1987’de Galatasaray’a geldi. Samsun İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün biyografisi, sarı kırmızılı dönemini 1987-1991 olarak kaydeder. İstanbul’a geldiğinde henüz tanınmamış bir golcü değildi. Samsunspor formasıyla 1985-1986 sezonunda otuz üç, bir sonraki sezonda yirmi beş golle ligin en skorer oyuncusu olmuştu. Galatasaray, gol atmayı öğrenmesini bekleyeceği bir adaydan çok, bu işi üst düzeyde yapabildiğini göstermiş bir santrfor alıyordu.
Yine de büyük takıma transfer olmak, önceki sayıların kendiliğinden tekrarlanacağı anlamına gelmez. Rakip savunmanın yerleşimi ve karşılaşmanın baskısı değişir. Şampiyon takımdan beklenen, her hafta oyunu rakip yarı alana taşımaktır; bu da santrforun daha kalabalık bir savunma arasında çalışmasını gerektirir. Tanju’nun ilk sezonundaki yükselişi, yeni çevresine uyum sağlayabilmesinin de sonucuydu. Pas verecek oyuncuların temposunu, ortaların gelişini ve takım arkadaşlarının nerede destek istediğini anlamadan bu ölçüde üretken kalmak kolay değildir.
İlk sezonda otuz dokuz gol
1987-1988 sezonu sonunda Galatasaray şampiyon, Tanju ise otuz dokuz golle gol kralıydı. TFF’nin gol kralları tablosunda bu sezon açık bir yer tutar. Tanju, Metin Oktay’ın 1962-1963 sezonundaki otuz sekiz gollük lig performansını aşmıştı. İlk sarı kırmızılı sezonunun bu seviyeye ulaşması, transferin takıma nasıl bir bitiricilik eklediğini gösteriyordu. Lig şampiyonluğu ile gol krallığı birbirini tamamlamış, kişisel başarı takımın hedefinden kopmamıştı.
Otuz dokuz gole yalnızca bir rekor olarak bakınca, haftalara yayılan tekrar gözden kaçabilir. Bir santrforun aynı mevsim boyunca üretmesi, farklı savunma alışkanlıklarıyla sürekli karşılaşması demektir. Bir hafta çizgi halinde bekleyen, ertesi hafta bire bir takip eden rakibe karşı çözüm aranır. Tanju’nun bu dönemdeki değeri, hücum arkadaşlarının oluşturduğu fırsatları yüksek sıklıkla sonuca çevirmesindeydi. Galatasaray’ın ürettiği top ile tabelada görülen gol arasındaki mesafeyi kısaltıyordu. Bu bağ kurulunca, takımın hücuma yaptığı yatırım da daha sık karşılık buluyordu.
Altın Ayakkabı’nın Galatasaraylı sahibi
Tanju’nun otuz dokuz gollük sezonu, France Football’un Altın Ayakkabı ödülünü getirdi. Ödülünü 1 Şubat 1989’da Monaco’da, Alman golcü Gerd Müller’den aldı. Kulübün töreni anlatan yazısında yer alan bu buluşma, iki farklı kuşağın golcülerini aynı sahnede bir araya getiriyordu. Tanju için Samsun’da başlayan futbol hayatının ulaştığı nokta, Galatasaray için ise kendi formasıyla kazanılmış uluslararası bir görünürlüktü.
Bu ödülün taraftar açısından ayrı bir anlamı vardı. Türkiye’deki lig golleri, Avrupa’daki futbol konuşmasının parçası oluyordu. Tanju, yalnızca İstanbul’daki rakipleri arasında değil, kıtanın farklı liglerinde oynayan golcülerle birlikte anılıyordu. Bir kulübün dışarıdaki itibarı bazen turnuvada geçtiği turla, bazen de oyuncusunun ulaştığı bireysel başarıyla büyür. Bu kez ikisi birbirine yakın bir dönemde yaşandı. Galatasaray’ın Avrupa yolculuğu sürerken takımın santrforu da kendi alanında ödül almıştı; sahadaki iddia ile kişisel özgüven aynı iklimde güçleniyordu.
PSV’den Neuchâtel’e Avrupa golleri
Tanju, 1987 sonbaharında PSV Eindhoven karşısındaki rövanşta Galatasaray’ı öne geçiren golü attı. Maç 2-0 kazanılsa da ilk karşılaşmadaki 3-0 nedeniyle tur geçilemedi. Bir sezon sonra Neuchâtel Xamax önünde üç gollük açığı kapatma görevi yeniden ortaya çıktı. Bu kez 9 Kasım 1988’de sonuç 5-0 oldu; Tanju üç, Uğur Tütüneker iki gol attı. Bu iki Avrupa eşleşmesi, gol atmakla tur geçmenin her zaman aynı şey olmadığını gösterir.
Neuchâtel karşısındaki üç gol, Tanju’nun takımın baskısını sonuca taşıdığı en belirgin örneklerden biridir. Büyük farkı kapatmaya çalışan takımın asıl tehlikesi, aceleyle her hücumu aynı şekilde oynamasıdır. Ceza alanına gönderilen toplar çoğalırken karar kalitesi düşebilir. Santrforun görevi bu kalabalık içinde sakin kalmak, bir sonraki fırsatı önceki kaçan pozisyonun telaşıyla harcamamaktır. Tanju’nun üç kez sonuca gitmesi, geri dönüşün hücum merkezinde nasıl bir bitiriciye ihtiyaç duyduğunu açık biçimde anlatır.
Monaco’da galibiyete yeten tek gol
1989’daki çeyrek finalin ilk karşılaşmasında Galatasaray, Monaco’yu deplasmanda Tanju’nun golüyle 1-0 yendi. Köln’deki rövanş 1-1 sonuçlandı ve yarı final geldi. Monaco eşleşmesindeki bu katkı, Neuchâtel’deki üç gollü performansından farklı bir önem taşıyordu. Gol sayısı azalmıştı; fakat ilk maçın üstünlüğünü belirleyen vuruş yine ondan gelmişti.
Deplasmanda öne geçmek, iki maçlık hesabın kurulma biçimini değiştirir. Ev sahibi daha fazla risk almak zorunda kalırken, öne geçen takım savunmayla hücum arasındaki tercihini yeniden yapar. Santrfor da yalnızca ikinci golü bekleyen bir oyuncu olarak duramaz; rakibin geride tuttuğu savunmacıları meşgul ederek takım arkadaşlarına çıkış imkânı sağlaması gerekir. Tanju’nun golü Galatasaray’a böyle bir avantaj sundu. Sonrasında o avantajın korunması, takımın geri kalanının işiyle birleşti. Tek golün galibiyete dönüşebilmesi, bitiriciyle savunma direncinin birbirine ne kadar bağlı olduğunu gösteriyordu.
Altın Ayakkabı töreninin yapıldığı şehirde bu kez bir Avrupa çeyrek finali kazanılmıştı. Bireysel ödülle takım başarısının birbirine yaklaşması, Tanju’nun Galatasaray dönemini özel kılan ayrıntılardandır. Golcülüğü yalnızca yerel ligdeki yüksek toplamlarla konuşulmuyor, güçlü rakibe karşı alınan sonucun da merkezine yerleşiyordu. O sezon sarı kırmızılı taraftarın santrforuna duyduğu güveni büyüten karşılaşmalardan biri de bu deplasman oldu.
Ceza alanında kısa mesafenin futbolu
Tanju’nun golcülüğünü değerlendirirken, topu çok uzun mesafe taşıyan bir oyuncunun ölçüleri yeterli gelmez. Santrfor için bazen iki adım, otuz metrelik koşudan daha belirleyicidir. Savunmacının önüne geçmek, arka direğe doğru açılmak ya da pas gelmeden vücudu kaleye çevirmek küçük hareketlerdir; fakat şutun rahat mı, baskı altında mı çıkacağını belirler. Tanju’nun üretkenliği üzerine düşünürken en anlamlı alan burasıdır. Son vuruş yeteneği, o vuruşun hazırlanmasından bağımsız değildir.
Bu tür bir golcü, çevresindeki yaratıcı oyuncuların seçimini de kolaylaştırır. Ceza alanında bulunacağını bildikleri bir hedef, pası atan futbolcuya karar süresi kazandırır. Prekazi’nin geniş açıdan servis üreten, Uğur’un merkezden hücuma katılan varlığıyla Tanju’nun bitiriciliğini birlikte düşünmek gerekir. Birinin yaptığı iş diğerinin değerini artırır. Golün sonunda tek isim yazılır; fakat o ismin devamlı orada bulunabilmesi, takımın farklı oyuncularının birbirini tamamlamasıyla mümkün olur. Tanju’nun Galatasaray’daki etkisi, bu ortaklığın en görünür ucundaydı.
Bir maçta beş gol, iki ayrı akşam
4 Mart 1990’da Galatasaray, Adanaspor’u 5-0 yenerken bütün goller Tanju’dan geldi. Bir sonraki sezonun sonundaki Aydınspor karşılaşması 6-2 bitti; Tanju yine beş kez gol attı. Kulübün beş gollü maçlar dosyası, onun bu başarıyı sarı kırmızılı formayla iki kez yaşadığını kaydeder. Böyle bir sayı, santrforun maçın farklı anlarında yeniden doğru yerde bulunabilmesini gerektirir. İlk golle başlayan etkinliğin, skor açıldıktan sonra da devam etmesi söz konusudur.
Bir golcü rahatlayan karşılaşmada oyunun dışına düşebilir. Takımı öne geçtiğinde pas almak için yaptığı hareket azalır, ikinci topa ilgisi kaybolur. Beş gole ulaşmak ise her yeni hücumu ayrı bir fırsat olarak takip etmeyi ister. Tanju’nun iki farklı sezondaki bu maçları, gol iştahının sürekliliğini gösteren somut örneklerdir. Rakibin zayıflayan direnci elbette önemlidir; fakat o durumun değerlendirilmesi yine oyuncunun dikkatine ve vuruşuna bağlıdır. Tanju, hücumların sonuna tekrar tekrar kendi adını yazdırmayı başarmıştı.
1991’de ikinci krallık ve ayrılık
1990-1991 sezonunda Tanju, Galatasaray formasıyla otuz bir lig golü attı ve yeniden gol kralı oldu. İlk sezondaki büyük çıkışın ardından dört yıllık dönemin sonunda da üretkenliğini koruyordu. Aynı sezon Türkiye Kupası kazanıldı. Sonrasında kariyerini Fenerbahçe’de sürdürdü. Ayrılığın taraftarda yarattığı duygular, sarı kırmızılı formayla atılmış gollerin kaydını değiştirmedi. Galatasaray yılları, hem kişisel zirvelerinin hem de Avrupa’da adıyla hatırlanan karşılaşmaların merkezinde kaldı.
Otuz dokuz ve otuz bir, iki ayrı sezonun lig toplamlarıdır; fakat Tanju’nun hikâyesi bu iki rakamın arasındaki maçlarda genişler. Takımın geride olduğu anda umut veren, farkı kapatırken baskıyı büyüten ve fırsat çoğaldığında gole doymayan santrfor aynı kişidir. Bence Galatasaray hafızasında bıraktığı iz de buradan gelir. Golcülüğü, yalnızca sayılarla övülen bir özellik olarak kalmamış; takımın önemli akşamlarında sonuca dönüşmüştür. Ali Sami Yen’in Tanju’yu hatırlama biçiminde, rekor kadar bu karşılaşmaların heyecanı da vardır.
Kapak fotoğrafı: Tanju Çolak, Galatasaray formasıyla bir taraftara imza verirken. Kaynak: beIN Sports arşivi. Arşiv fotoğrafı



Yorumlar (0)
Bu yazıya ilk yorumu sen bırak. Sarı kırmızıya dair fikrini paylaş.
Yorum yap